Beş Yüz

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda her zamankinden daha fazla bir kalabalık vardı. Yüzündeki isteksizliği belli etmemek isteyişi ekran başından dahi okunabilen Birleşik Devletler Başkanı Domald Trunp, ağır adımlarla kürsüye ilerledi. Notlarına bir kez daha göz atıp sol eliyle mikrofonu düzeltti. O her zaman yaptığı gibi dudaklarını yuvarlayarak konuşmaya başladı:
“Değerli Dünya vatandaşları. Bugün burada her zamankinden çok daha önemli bir konu için topladık. Bugün, tüm Dünya insanları için, bizler için önemli bir gün. Kaderlerimizin bizi getirdiği bu noktada, bugüne dek açıkça konuşulmayan gerçeklerin konuşulma zamanı. Bugüne dek, ne yazık ki bazı nedenler dolayısıyla bazı gerçekleri sizlerden gizlemek zorunda kaldık. Bunun için sizlerden özür diliyoruz. Ancak bizlere haksızlık etmeyin, haklı gerekçelere sahip olduğumuzu sizler de görebilirsiniz.
Bugüne dek, Dünya denen bu küreden, uzaydan, gezegenlerden, galaksilerden bahsettik. Aya gittiğimizden, uydularımızın eriştiği mesafelerden, keşfedilen gök cisimlerinden bahsettik. Bazılarınız bunlara inanmadı, kendilerince kanıtlarını sunarak diğer insanları uyarmaya çalıştılar. Dünya hükümetleri tarafından, bizler tarafından kesin bir dille reddedildiler. Ama vardığımız bu noktada, onların haklılıklarını kabul etmek zorundayız. Aslında Van Allen Kuşağı hiç geçilemedi. Aya hiçbir zaman insanlı ziyaret gerçekleştiremedik. Aslında…”
Bir süre sustu Başkan. Kürsüdeki sudan birkaç yudum aldı. Hemen sağında bulunan Therresia May eğilip Trunp’ın kulağına bir şeyler söyledi. Bunun üzerine Başkan tekrar mikrofona yaklaştı:
“Evet, nerede kalmıştık? Ha, evet, aslında… Pekala daha fazla gizlemeye lüzum yok, bunun için vaktimiz de yok.
Değerli Dünya insanları! Aslında Galileo pek de haklı değildi. Gerçekte, düz bir kara parçası üzerinde bulunmaktayız. Evet, Düz Dünya’cılar haklıydı, hem de en başından beri. Amiral Byrd’in gözlemleri ve açıklamalarını bugüne dek reddettik, yalanladık. Ama bu saatten sonra buna hakkımızın olmadığını düşünüyoruz.
Düz bir Dünya’mız var. Asla küre değildi. Üzerimizde bizi koruyan ve sınırlayan bir kubbe bulunuyor. Dört bir yanımız, Antartika duvarları ile çevrili.”
Bir kez daha sustu Başkan, başını çevirip arkasına baktı. Genel Kurul salonunun arka duvarını işaret ederek:
“İşte, aslında tüm olay bu duvarda gördüğünüz gibi. En başından beri Birleşmiş Milletler logosundaki gibi bir dünyamız var,” dedi ve kürsüden indi. Genel Kurul salonundakilerin şaşkın bakışları arasında Başkan’ın yeri Anjelina Mercel tarafından dolduruldu. Kırmızı döpiyesinin içerisinde daha bir ciddi görünen Mercel, kaşlarını çatarak konuşmasına başladı:
“Açıklamaların budan sonrasını ben yapacağım. Değerli dostum Trunp’ın da dediği gibi, bazı gerçekler bizleri bu büyük ve kadim sırrı sizlerle paylaşmaya itti. Bu sır niye vardı, neden Dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan milyarlarca insandan gizlendi? Bunları konuşmak için fazla zamanımız yok. Bundan çok daha büyük bir tehlike bizleri bekliyor.
Sevgili Dünya vatandaşları. Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Kubbe Gözlem Ajansı’nın yaptığı son gözlemler, kubbenin bütünlüğünde yer yer hasarlar bulunduğunu saptamıştır. Bunlar, sayıları giderek artmakta olan çatlaklardır. Bu çatlakların sayıları ve büyüklükleri, her geçen gün artmaktadır. Özellikle son bir hafta içinde durum kritik bir hal almıştır. Kubbenin tamamen hasarlanması durumunda başımıza neler gelebileceği, bizleri neyin beklediği konusunda ne yazık ki hiçbir fikrimiz yok…”
***
Tüm Dünya’yı şoke eden bu açıklamaların üzerinden henüz bir ay kadar süre geçmişti ki, Dünya’nın dört bir yanından su baskınları ve dinmek bilmeyen yağmur haberleri gelmeye başlamıştı. Güney Amerika, Orta Asya ve hatta Kuzey Afrika haftalarca süren bu yağmurlarla boğuşmaktaydı. Seller, heyelanlar, taşkınlar… Daha önce görülmemiş bu küresel doğal afetler nedeniyle her yerde tam bir kaos hakimdi. Herkes canını kurtarma derdindeydi, kimsenin henüz bir ay kadar önce yüzleştikleri gerçeği umursayacak hali yoktu. Bunlara karşın ne hükümetlerden ne de Birleşmiş Milletler’den kayda değer bir açıklama yapılmıyordu. Hatta Dünya Liderlerini son haftalarda gören ya da duyan olmamıştı. Her gün bir başka coğrafyadan gelen afet haberleri giderek daha çok can sıkıcı hale geliyordu. Ülkelerin dini liderleri ve kanaat önderleri tarafından yapılan açıklamalarda kıyametin giderek yaklaştığı, herkesin bu kaçınılmaz sona hazır olması gerektiği ifade ediliyordu. Neden sonra, tüm haber bültenlerine bir ‘Son Dakika’ haberi düşmüştü. Kubbe Gözlem Ajansı’ndan yapıldığı belirtilen bu açıklamada, Düz Dünya üzerinde yer alan Kubbe’deki çatlakların giderek arttığı ve günlerce hatta haftalarca süren bu yağmurların bu nedenle meydana geldiği söyleniyordu. Dahası, bu yağmurların içeriği konusundaki analizlerin halen devam ettiği, şu ana kadarki incelemelerde genel itibari ile ağır su olarak nitelendirilen döteryum ile, içeriği ve kaynağı henüz saptanamamış yoğun bir radyoaktivite tespit edildiği raporlanmaktaydı.
İnsanoğlu, yüzyıllardır beklediği ama hep de kaçındığı o gün ile yüzleşmek üzereydi. Tarih öncesi kaynaklarda, efsanelerde, kutsal kitaplarda bahsi geçen o son gün belki de gelip çatmıştı. Yüzyıllar boyunca hergün başını çevirip baktığı o gökyüzü, bu sefer onun yazgısının sonu olacaktı adeta. Gündelik çekişmeler, kaygılar, koşuşturmalar… Hepsi geride kalmıştı artık. Dünya’nın dört bir yanındaki anlaşmazlıklar, sıcak çatışmalar ve savaşlar birer birer son bulmuş, tüm yeryüzünde yazılı olmayan bir ateşkes dönemi hasıl olmuştu. Kubbe’nin altında nefes alan tüm insanlar, şimdilerde yine oradan gelen ve daha ne kadar süreceği bilinmeyen yağmurlarla yüzleşiyorlardı. Muhteviyatı bilinmez bu sular, iki ayı doldurmadan pek çok insanın hayatını kaybetmesine, bir çoğunun da amansız radyoaktif yaralarla bir başlarına kalmasına neden olmuştu. Tüm insanı ihtiraslar kaybolmaya yüz tutmuş, geriye kalan tek bir gaye onları bir araya getirmişti: Hayatta kalma arzusu.
***
İlk konuşmanın üzerinden geçen doksanıncı gününde, Başkan Tranp yine bir kürsüdeydi. Ama bu kez Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapmıyordu konuşmasını. Belki de söylentiler gerçekti; Tüm Dünya Liderleri, en başından beri bu iş için hazırlanan Svaldard Küresel Tohum Deposu’na sığınmışlar, o günün gelişini orada bekliyorlardı. Gerçi bir sıra orayı da su bastığı söylenmişti ya, belki bu da bu mekanın toplumların geneli tarafından önemsiz hale getirilmek istenişindendi. Söylentilere göre, kıyamet günü yaklaştıkça Dünya Liderleri, önce gelen sanatçılar, bilim insanları, sporcular, alanlarının önde gelen isimleri bu depoya yerleştirilmişti. Bir nevi ikinci büyük tufana hazırlık yapılıyordu. Öyle ki, aynı Nuh Tufanı’ndaki gibi, dünya üzerindeki tüm türlerden birer çift çoktan bu depodaki yerlerini almıştı.
Birkaç kez mikrofa vuran Başkan, konuşmasına başladı:
“Tüm Dünya insanları, değerli vatandaşlarımız. Gelinen noktada çok da fazla söylenecek bir söz kalmadı. Kubbe’deki çatlaklar giderek daha da çözümsüz bir hal alıyor. Kuzeyden güneye, doğudan batıya hemen her coğrafyada, durdurak bilmeyen yağmurlar ve seller ile boğuşuyoruz. Kubbe Gözlem Ajansı’ndan gelen son bilgiler hiç de iç açıcı değil. Kubbemizdeki çatlaklar son günlerde birleşme eğiliminde. Özellikle Sahra Çölü ve Orta Doğu üzerinde büyük bir kırılma riski söz konusu. Eğer bu durum gerçekleşirse, eski yazıtlarda ve kutsal kitaplarda bahsi geçen büyük tufanın bir benzerini yaşamamız kaçınılmaz son olarak görünüyor. Kadim zamanlardaki yazıtlarda anlatılana göre, Düz Dünya ve üzerindeki Kubbe, bir tür sıvı ortamın içinde bulunuyor ve bu kubbe zarar görürse, bu deniz her şeyi yutacak.
Konuşmamın başında da dediğim gibi, söylenecek ve yapılabilecek çok da bir şey yok. Hatta hiçbir şey yok. Diyebileceğim tek ve son şey şu: Tanrı, Allah ya da adına her ne derseniz… Yaratıcımız bizlere yardım etsin.”
Bu sözlerden sonra, yayın sona erdi. Ekran karardı. Hemen ardından da şu sözler belirdi siyah ekranda: DUA EDİN!
***
Yağmurlar artık katlanılmaz bir hal almıştı. Dünya nüfusu neredeyse onda birine kadar düşmüştü. Yalnızca yüksek rakımlı kara parçalarında yaşam mümkündü. Gıda kıtlığı, temiz içme suyuna ulaşmanın güçlüğü ve yaygın bulaşıcı hastalıklar… İnsanoğlu en büyük sınavıyla baş başa kalmıştı. Ortada bir hükümet ve devlet düzeni olduğunu söylemek çok ama çok güçtü. Zaten çok dar alanlarda sürdürülmeye çalışılan yaşamda, tam bir kaos hüküm sürüyordu.
Bu düz düzlem üzerinde hayatta kalabilmiş bir kaç yerleşim yerindeki insanlar, gök kubbeden gelen o ses ile vaktin dolduğunu anlamıştı. O tiz sesi duyduklarında kubbenin tamamen kırıldığına hiçbir şüphe yoktu. Aylardır aralıksız düşen yağmurlar, şimdi ise adeta su perdelerine bırakmıştı yerini. Zemindeki sular giderek yükseliyor, kurtulabilmek umuduyla daha yüksek yerlere doğru kaçışan insanların çabaları ise yetersiz kalıyordu.
O sırada loş spot ışıklarının aydınlattığı koridorun sonundaki geniş odada, siyah takım elbiseli adam, masanın bir ucunda oturan sarı saçlı adamın yanına doğru ilerlerdi ve kulağına doğru eğilerek fısıldadı: “Sayın Başkan, 500. seçilmiş içeriye alındı ve kapılar kapatıldı.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s