Frekans

Bu öyküm ile Yerli Bilimkurgu Yükseliyor (YBKY) Bilimkurgu Öykü Seçkisi 2019 yarışmasına katıldım ancak ne yazık ki eserim seçilemedi.

Olsun, enseyi karartmak yok. Yazmaya ve gelişmeye devam etmeli…

İşte gelmişlerdi. Kapıyı olanca güçleri ile yumrukluyor, avazları çıktığınca bağırıyorlardı. Böyle giderse içeri girmeleri an meselesiydi. Orhan, içindeki korku ve endişeyi ele vermesini istemediği bakışlarını gizleyerek, odanın köşesine sinmiş olan oğluna usulca seslendi: “Daha önceden konuştuğumuz gibi, anlaştık mı? Korkacak hiç bir şey yok, bunu da atlatacağız.”

Cümlesini tam bitirmişti ki içeri girdiler. O son tekmesiyle kapıyı kıran tim elemanı, kaleyi fethetmiş muzaffer bir kumandan edasıyla daldı odaya: “Demek buradasınız! Nereye sakladınız onları ha, nereye?”

Çöktüğü yerden oğluna doğru hamle yaparak onu korumaya çalışan bu iri yapılı adam, bir yandan da karşılık verdi: “Biz bir şey yapmadık. Hiçbir şey sakladığımız da yok!”

“Saklamıyor olsaydınız böyle fareler gibi kilitli kapılar ardına gizlenmezdiniz. Bizi uğraştırmayın,” diye çıkıştı adam. Postalları ile kaba saba yürüyerek yanlarına kadar geldi. Başını arka yana çevirerek yanındakilere seslendi: “Ekrem, Mahmut. Dedektörü getirin, sinyal var mı yok mu bir bakın.”

Bu sözleri üzerine ilkinden daha ufak tefek olan bu iki adam, ellerindeki çubukvari ve ucunda iki adet anteni olan aletlerini odanın her yerine tutmaya başladılar. Yüzü buruştu Orhan’ın. Neyse ki gerçekte bir on dakika kadar süren ama Orhan’a bir ömür gibi gelen bu orayı burayı didikleme ve tarama işlemi hemencecik bitmişti.

“Herhangi bir frekanslı cihaz bulamadık şef. Oda temiz,” dedi sarışın olan adam.

“Bu evde konseyin izin verdiği radyodan başka hiçbir frekanslı cihaz yok, emin olabilirsiniz,” dediyse de Orhan, tim elemanlarını pek ikna edememiş olmalı ki, “Tamam Ekrem, üstlerini de arayın bakalım şunların,” diye yeni talimatını verdi şef.

İkili önce Orhan’ın yanına geldi, dedektörlerini başından topuğuna kadar gezdirdiler, alet uyarı vermedi. Hemen ardından odadaki küçük çocuğun yanına geçtiler. “Şapkanı çıkart derhal!” diye yüksek sesle dürttü onu Ekrem. Orhan atıldı: “Bakın, o orta derece işitme engellidir. Hemen tepki vermeyebilir, lütfen onu incitmeyin.”

“Demek ki daha çok bağırmalıyım,” dedi Ekrem peşine pis bir kahkaha ekleyerek. Korkmuştu çocuk, her halinden belli oluyordu. Onun baştan ayağa titreyen küçük bedenine daha fazla kayıtsız kalamayan Orhan bir anda atılarak oğlunu kucakladı ve odanın köşesine çekildi. Tim elemanları bu tavrı karşılıksız bırakmayarak yanlarındaki kalın coplarla yanıtlarını bildirdiler. Yere çöktüğü halde oğlunu kucağından bırakmayan Orhan, kan içerisinde kalmış olan başını kaldırıp şefe seslendi, daha doğrusu yalvardı: “Lütfen, o daha çok küçük. Tamam, arayın, ama bizi birlikte arayın. Daha fazla korkmasın. Bu hayattaki tek varlığım o. Lütfen, bunu yapabilirsiniz. Bu işinize engel olmaz, değil mi?”

Kısık gözlerini daha da kısan şef, bir süre kadar düşündükten sonra tek elini havaya kaldırarak: “Tamam, öyle olsun. Mahmut, ikisine bir tutun dedektörü. Hadi yapın da işimize bakalım. Bu binada daha çok daire var, haydi sallanmayın,” dedi. Bunun üzerine iki dedektör sağlı sollu baba-oğulun etrafında dolaştı. Neyse ki yine bir uyarı vermedi. İkna olmuşa benzeyen bu üç tim elemanı, kapıya doğru yöneldiler. Tam kapıdan çıkacakları sırada Orhan’a dönerek “Yine geleceğiz. Sakın o cihazlardan bir tane bulmayalım! Yoksa…” dedi parmağını sallayarak ve çıkıp gitti şef.

***

Son aramanın üzerinden iki gün geçmişti. Bu aramadan da elleri boş göndermişti tim elemanlarını Orhan. “Bu iş giderek daha da zorlaşıyor,” diye düşündü ocaktaki yemeği ısıtırken. Kaşığı daldırdı, dilinin ucuyla kontrol etti. Evet, yeterince ısınmıştı. Tencereyi, onu bekleyen masadaki oğluna götürdü.

“Açıktın değil mi?”

Başını salladı çocuk. “Evet baba, çok hem de.”

Tenceredeki çorbadan birer kepçe doldurdu tabaklara. Oğlunun ‘Bir kepçe daha, n’olur biraz daha’ bakışları arasında kapağını kapatıp dolaba geri götürdü. O da biliyordu tüm tenceredekini oğluna vermeyi ama bu mümkün değildi. Kaos sonrası yiyecek bulmak gün be gün daha da güçleşiyordu. Ellerindeki erzağı idareli kullanmalıydılar. Günde tek öğün de olsa, midelerine en azından bir şeyler giriyordu.

Masaya döndüğünde oğlu çoktan tabağındakini bitimişti. O da her zamanki gibi çorbasının yarısını içti, yüzünü ekşitti. “Yine mideme sancı girdi bak, yok, ben devam edemeyeceğim. Sen ister misin kalanı Murat?” Bunu hergün duymaya alışmış çocuk, her ne kadar babasının bunu ona daha çok yiyecek vermek için yaptığını bilse de, yarı doymuşluk hissine yine yenik düştü ve ellerini uzattı.

Kısa bir sürede babasının yarımını da afiyetle yalayıp yutan bu yedi yaşındaki sarışın çocuk, Orhan’ın eski halinden artık çok uzakta olan bu dünyadaki tek varlığıydı. Eşinden arda kalan tek şeydi. Saçları, gözleri, bakışları… Hepsi annesinin birebir kopyasıydı adeta. Güzel günlerdi, üç kişilerdi, mutlu kişilerdi… Gözleri dolan ve masadaki mum alevine dalıp giden Orhan, Murat’ın o her geceki sorusuyla masaya geri döndü: “Baba, annemi bu gece de görebilir miyim?” Orhan da bu soruya her zamanki karşılığı verdi: “Eğer güvenli bir an bulursak, neden olmasın?”

***

Her şey dokuz ay içinde olmuştu, dokuz ay!.. O günü çok iyi hatırlıyordu Orhan, hayatta kalabilmiş pek çok insan gibi. Bir salı sabahı sanayiideki rutin işlerini yaparken, ustabaşının seslenmesi ile televizyonun karşısında bulmuştu kendini. Televizyonda haberler gibi bir program vardı ve bu programda bir adam son derece resmi bir tarzda kimi açıklamalarda bulunuyordu. Sunucunun konuşmalarından çok, ekrandaki koca puntolarla yazılmış altyazı dikkatini çekti ilkin: “TÜM DÜNYA İNSANLARININ DİKKATİNE!” yazıyordu… ‘Tüm Dünya…’ Buna bir anlam verememişti o da, etrafındaki herkes gibi. Sunucunun açıklamalarına kulak verdiğinde ise oldukça şaşırmış, ama daha çok da korkmuştu:

Tüm Dünya İnsanlarının dikkatine! Lütfen bu açıklamaları dikkatle dinleyin. Sizlere ‘Tüm Dünya Konseyi’nin açıklama ve talimatlarını aktaracağım.

Bilim insanlarımızın yaptığı ve yapmakta olduğu araştırmalar gösteriyor ki, günümüzün bazı teknolojik gelişmeleri hepimiz, tüm insanlık için tehlike arzetmektedir. Cep telefonları, bilgisayarlar, tabletler, kablosuz internet modemleri ve daha bunun gibi teknolojik aletler bugünden itibaren yasaklanmıştır! Tekrar ediyorum, yasaklanmıştır. Bu cihazların yaydığı frekans ve elektromanyetik dalgaların insan beyni ve sinir sisteminde geri dönüşü olmayan bazı etkiler yaptığı saptanmıştır. Bu etkiler, gezegenimizdeki insan varlığı için son derece tehlike arzetmektedir. Bu nedenle, bugünden itibaren bu cihazların üretimi, satışı, depolanması, kullanımı, alış-verişi, saklanması, taşınması ve bulundurulması tümden yasaklanmıştır.

Tüm Dünya Konseyi tarafından her kıtada, her ülkede, her coğrafyada kurulmuş olan Bozgunculukla Mücadele Timleri, ev ev, kapı kapı gezerek derhal bu cihazlara el koyacak, toplayacak ve hemen imha edecektir. Bu yasaklı cihazları saklayan, teslim etmeyen veya kullanmaya devam edenler olursa, tespit edildiği yerde cezalandırılacaktır..”

Daha fazlasını dinlemedi Orhan, dinleyemedi. Neler oluyordu? Nasıl oluyordu? Ceza ne demekti? Hemen her yerde, herkesin, hatta çok ufak çocukların ellerinde bulunan bu cihazların ne gibi korkunç etkileri olacaktı ki?

“Mühendis Bey, dinle bak dinle hele.” Dökümcü Adem’in sesi ile irkildi Orhan, neden sonra ekrana geri döndü.

… Bugün televizyonların son yayın günüdür. Yarından itibaren, tüm televizyonlar yasaklıdır. Tüm Dünya İnsanları, Konsey’in açıklama ve uyarıları için yalnızca radyoları takip edecektir. Tekrar ediyorum, sadece radyoları takip edeceklerdir. Konsey’in izin verdiği şartları taşıyan radyoların kullanımı serbesttir. Kurallar için yayınları takip ediniz.

“Neler oluyor böyle Mühendis Bey? Bu nedir Allah aşkına?” diye sordu İsmail. Orhan boş gözlerle baktı İsmail’e. Kaşlarını kaldırıp başını yana eğdi, “Bilmiyorum İsmail, bilemiyorum. Bu nedir böyle? Neler oluyor? Kamera şakası falandır belki,” diye yanıtladı. Sonra televizyonun başında toplanmış olan kalabalığa seslendi: “Haydi arkadaşlar, belli ki şaka amaçlı bir şey, işimize bakalım biz, siparişler yetişmeli!”

“Orhan Bey ama…”

“Ama ne Tolga? Ama ne?”

“Tüm kanallarda bu var ama… Böyle şaka mı olur? Gerçek gibi duruyor.”

Orhan bir hışımla ofise geçti. Bilgisayarın karşısına oturdu. Tarayıcıyı açtı ama arama motoruna giremedi. Adres satırına başka bir şey yazdı, yine olmadı. Ekranın sağ alt köşesindeki simgeye kaydı gözü, hayır internet bağlantısı yoktu. Yerinden kalkıp yan odadaki modemi kontrol etti, ışıkları yanmıyordu. Evet, internet yoktu! “Yine bir yerlerde çalışma mı var sanayiide?” diye söylendi Orhan. Elini cebine attı, telefonunu çıkarttı, yüzünü okutarak ekran kilidini açtı. Telefon da çekmiyordu; ne hat vardı ne de internet. Bu sırada ustabaşı içeriye girdi: “Orhan Bey, cep telefonları da çalışmıyor. Ne bir yeri arayabiliyoruz, ne de aranabiliyoruz,” dedi.

Çaresiz tekrar kalabalığın yanına geldiler. Kimsenin çalışası yoktu, herkes pürdikkat televizyondaki açıklamaları takip ediyordu. Ekrandaki ‘Son Dakika!” yazısına kilitlendiler.

Tüm Dünya İnsanlarının dikkatine! Lütfen bu açıklamaları dikkatle dinleyin. Sizlere ‘Tüm Dünya Konseyi’nin yeni açıklama ve talimatlarını aktaracağım.

Herhangi bir panik veya korku yaşamanıza gerek yoktur. Konsey, sizlerin güvenliğinizi düşünüyor ve bunu sağlayacak kudrete ve kararlılığa da sahiptir.

Tüm frekanslı cihazlar toplanacaktır. Cihazlarınızı, Bozgunculukla Mücadele Timleri’ne teslim edin, bu bir zorunluluktur!

Bu cihazların, insanoğlunun sinir sisteminde geri dönüşü ve tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa, bir tür hasara yol açtığı saptanmıştır. Bu durum, bilim insanlarımızca ‘Serebrofrekansiyel Sendrom’ olarak adlandırılmaktadır.

Bu cihazlara maruz kalan kişilerde, kendilerine, diğerlerine ve çevreye zarar verebilme eylemlerine kadar ilerleyebilen düşünce ve dürtü bozuklukları geliştiği rapor edilmiştir. Bu durum, şu an içinde bulunduğumuz zaman dilimindeki en büyük tehdittir!

Sakin kalın, timlerimiz sizlere yardımcı olacaktır. Timlere yardım etmeyenlere, direniş gösterenlere, cihazlarını sakladıkları tespit edilenlere ve bu sendromun en ufak bir belirtisinin dahi görüldüğü kişilere en sert şekilde müdahale edilecektir. Timlerimiz, öldürme yetkisine sahiptir.

Tekrar ediyorum! Panik olmayın, sakin kalın, timlerimize yardımcı olun!

Tüm Dünya İnsanlarının, bu duyuruyu takip eden altı saat içerisinde derhal evlerine gitmeleri ve orada kalmaları gerekmektedir. Hastaneler ve karakollar dışında hiç bir kurum ve kuruluş açık olamayacaktır. Bu süre sonunda dışarıda olan ve izinsiz evini terkeden herkes direnişçi olarak muamele görecektir. Evsizler, gidecek yeri olmayanlar en yakın hastane veya karakola teslim olacaklardır. Gıda ve benzeri ihtiyaçlarınız için endişe etmeyin, bu ihtiyaçlarınız sizlere timlerimiz tarafından sağlanacaktır.

Evlerinizde kalın, radyolarınızdan Konsey’in açıklamalarını ve talimatlarını takip edin!..”

Ekran karardı ama ekran karşısındaki kalabalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes, yüzündeki dehşet ve şaşkınlık ifadeleri içerisinde olduğu yerde kalakalmıştı. Orhan, derin bir nefes aldı ve kısa bir süre ne yapacağını düşündü. Bu işyerinin amiriydi. Atölyedeki onlarca çalışanı sevk ve idare etmeliydi.

“Beyler, bu işin şakası kalmadı, bu belli oluyor. Nedenini, nasılını düşünecek vakit yok. İşler paydos. Herkes derhal çoluğunu çocuğunu erzaklarını alıp evine gitsin,” diye yüksek sesle personeline seslendi. Herkes, onun bu açıklamalarını bekliyormuşçasına sağa sola koşuşturarak toparlanıp gitti. Orhan da, onların ardından atölyenin kapısına kilidi vurup evine doğru yola koyuldu.

***

Aylardır evdeydiler. Bir keresinde, oğulları Murat ateşlendiği için Tim Yardım Hattı’nı evdeki sabit telefondan arayarak güçbela getirtebildikleri tim elemanlarıyla birlikte gidebildikleri hastane dışında hiç, ama hiç evden çıkmamışlardı. Mutfakta, timin o hafta dağıttığı ne varsa o pişiyordu, idareli olarak. Çünkü haftalık hane başı istihkak giderek azaltılıyordu Konsey tarafından. Orhan, hatta yedi yaşındaki Murat bile alışmıştı bu duruma ama eşi Nermin bir türlü kabullenememişti. Sürekli içinde bulundukları durumu sorguluyor, ağlanıyor, sızlanıyor ve reddediyordu! Birçok kez gizlice dışarı çıkmak istemiş ancak Orhan eşine her defasında engel olmuştu. Çünkü dışarıda tam anlamıyla bir kaos hüküm sürüyordu. Sendrom nedeniyle olsun ya da olmasın belirtileri gösteren herkes anında kurşunlanıyordu. Belki de Konsey haklıydı; radyoda sürekli sendromdan etkilen insanların cinayet işledikleri, orayı burayı patlattıkları, durmadan da intihar ettikleri anlatılıyordu. Yalan mıydı, doğru muydu bilemiyorlardı çünkü tek bilgi ve haber kaynakları yalnızca bu radyodan gelen seslerdi. Ne televizyon vardı, ne gazete, ne de internet… Komşularıyla dahi konuşmuyordu kimse, her yerde kapılar duvardı. Giderek Konsey’in açıklamalarına daha fazla inandığını farkediyordu Orhan son zamanlarda ama işte, Nermin bir türlü ikna olmuyordu. Önceleri ayda birken sonraları haftada bir hale gelen hane aramaları da giderek can sıkıcı oluyordu. İlk aylarda oldukça şefkatli ve anlayışlı davranan tim elemanları da zaman geçtikçe daha bir acımasız olmuştu. Karşı komşularının ev araması sırasında vahşice katledilişinin acı seslerini işittikleri anı hala unutamamıştı Orhan. Aylardır bu dört duvar arasında bir esir hayatı sürüyorlardı. Buna daha fazla dayanamayan Nermin’in evden gittiğini, bir sabahki boş yatak yanıyla farketmişti ve iki aydır da ondan hiçbir haber alamamıştı. Belki sendromdan etkilenip intihar etmişti, belki de direnişçi denilerek hemen oracıkta infaz edilmişti… Eşini, sevdiceğini aramaya bile gidemiyordu, durumunu soramıyordu, bilgi dahi isteyemiyordu. İçini de en çok bu acıyıtordu.

***

“Babacığım,” diyerek seslendi Murat usulca. Orhan peşinden neyin geleceğini biliyordu. Evet minvalinde kapadı gözlerini. “Şu tabakları kaldırayım da öyle,” diye cevapladı.

Son tabağı da yıkayıp tezgaha yerleştirdiğinde oğlunun o masum bakışlarının ağırlığını hissetti üzerinde, arkasını döndü. Murat, tüm masumiyeti ve annesinden aldığı o mavi gözleri ile ona bakıyordu. “Haydi sen koltukta bekle, ben alıp geleyim,” dedi.

Koridordan geçti, Nermin’in gidişinden beri hiç oturmadıkları salonun kapısını araladı. Salondaki döşemenin üzerine eğildi, parkelerden birini kenarına basarak kaldırdı. Elini altına sokarak ileriye doğru ilerletti ve koyu renkli bir kutuyu çıkardı. Kurşun alaşımlı bu kutudakini bulmaları şimdilik imkansızdı timin ona göre. Kutuyu açtı, folyoyu sıyırdı, içindekini eline alarak mutfağa geldi. Elindeki cep telefonunun düğmesine bası, ekranını sildi. Menüde gezerek galeriyi açtı ve bir fotoğrafa dokundu. Nermin, biricik eşi tüm zerafeti ile karşısındaydı işte! Bir süre baktı, sonra telefonu Murat’a uzattı. Murat aldı ekranı, kocaman öptü… Gözleri yaşardı her ikisinin de. Bu büyülü an, içerideki sessizliği yırtan bir gürültüyle sarsıldı.

İşte yine gelmişlerdi. Kapıyı olanca güçleri ile yumrukluyor, avazları çıktığınca bağırıyorlardı. Böyle giderse içeri girmeleri an meselesiydi. Orhan, bu kez korku hissetmedi. Yanında oturan oğluna sarıldı, diğer eliyle de telefonu göğsüne yasladı, tam kalbinin üzerine.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s