Son Dal

Bölüm1 / Proje

Sunucunun takdimiyle, sahne arkasındaki kapı açıldı. Yerden yükselen beyaz dumanlar ve tavandan süzülen parlak spot ışıkları arasından bir grup insan silüeti belirdi.

Grup sahne önüne yaklaştıkça daha da seçilebilir hale geliyordu. Dumanlar dağıldı, ışıkların sayısı arttı, etraf daha çok aydınlandı. Evet, şimdi sahnede turuncu elbiseleri içerisinde yanyana dizilmiş 7 kişi duruyordu. Bunlar, kollarının arasında kasklarını tutan, tombul kıyafetleri içerisinde oldukça heybetli görünen Atlas-26 görevine katılacak olan astronotlardı.

Aslında ortada altı astronot ve bir tane normal insanoğlu vardı.

Son ekonomik kriz döneminde, giderek artan harcamalarını daha bir şirin gösterebilmek ve federal hükümetin bu konudaki desteğini alabilmek için bazı arayışlara girmişti uzay ajansı. Bunun için ajansın kendi bünyesinde bir proje başlatılmış, bir düzine öneri içerisinden genç danışmanın çalışması kayda değer bulunmuştu.

Ajansın kamuoyu nezdindeki popülaritesini arttırabilmek adına, bir çekiliş yapılarak normal bir vatandaşın uzaya gönderilmesine karar kılınmıştı. Aslında ajans bu öneri konusunda ilk başta çekimser kalmıştı. Ancak gerek başka makul bir öneri olmaması, gerekse de kurum bütçesi için ivedi olarak onay alınma zorunluluğu, yöneticilerin elini kolunu bağlamıştı. Bu nedenle, genç danışmanın önerisini başkana sundular. Neyse ki, korktukları başlarına gelmemiş, başkandan umdukları fırçayı yememişlerdi. Aksine başkan, bu çalışmanın tüm dünya vatandaşlarına açılmasını emretti! Ajans yöneticileri şaşkındı, böyle bir öneri beklemiyorlardı. Yüzlerindeki şaşkın ifadeyi anlayan başkan, onlara şöyle izah etti: “Şaşırmayın, bu sizin için olduğu kadar, benim için de büyük bir fırsat. Sadece birleşik devletlerin değil, tüm yerkürenin başkanı olduğumu gösterebilirim bu şekilde. Tüm dünya vatandaşlarına açık olan bir yarışma ve yarışmanın kazananına tarafımdan takdim edilen uçuş beratı! Hah! Ne fikir ama. Hiç şaşırmayın, siyaset böyle bir şey.”

Bir şekilde de olsa, ajans istediğini almıştı. Tamam, plan böyle değildi ama çok da farklılaşmamıştı. Şimdi önlerinde tek bir zorluk var gibi görünüyordu: Milyonlarca olması beklenebilecek bir başvuru sürecini atlatabilmek! İşte bu onları korkutuyordu.

Çok beklemeden projenin alt yapısı tamamlandı. Her mecradan tanıtıma başlandı: Televizyonlar, gazeteler, dergiler, internet ve sosyal medya! Başvuru sayısı günlük olarak ajans yönetimine raporlanıyordu. Daha ilk günden yüzbinleri bulan sayaç, bir haftalık başvuru süresinin sonunda 1.7 milyon küsürü gösteriyordu!

Yönetim katı sekreteri, kahveleri masadakilere verdikten sonra usulca geldiği gibi odadan çıktı. Bu haftaki yönetim kurulu toplantısı önemliydi, hem de çok. Bu toplantıda başvurular sonuca bağlanacaktı. Alt komisyonlar tarafından yapılan ön elemeler sonucunda 427.268 kişi son seçim için hak kazanmıştı. Aslında yönetim bu kadar fazla bir sayı da beklemiyordu açıkçası. İnce, uzun, dört metrelik ahşap masanın etrafındakilerden çıt çıkmıyordu. Fincana sürten kaşık sesi ile sessizlik perdesi aralandı.

“Aman tanrım, bu yarım saat içindeki üçüncü kahvem ama hala nasıl bu işin içinden çıkabileceğimizi bulabilmiş değilim.” dedi Johnathon. Michael atıldı:

“Takılma buna bu kadar John! Hepimiz bu işin bu kadar büyüyebileceğini tahmin etmiyorduk elbette, bunu kim inkar edebilir? Ama sonuçta, biliyorsun, yapmamız, hem de derhal yapmamız gerek bir iş var!”

“Biliyorum dostum, biliyorum. Ama işte, her şey çok sıkıştı. Bütçe bir an evvel onaylanmazsa büyük bir darboğaz bizleri bekliyor. Uzay çalışmalarının yıllar sonra tekrar kesintiye uğramasını göze alamayız!”

“Farkındayım ahbap, telaşlanma. Sana bir sürprizim var!”

“N-ne sürprizi? Michael, şu an hiç de şakalarından birini kaldırabilecek ruh halim yok!” Isabella Johnathon’u onaylarmışcasına başını sallayarak söze girdi:

“Evet Michael, kısıtlı bir zamanımız var ve konumuza odaklanmalıyız.”

“İşte ben de sizi bu dertten kurtaracağım ya işte” diyerek gevrekçe gülmeye başladı Michael. Tavanında Samanyolu Galaksisi’nin devasa bir işlemesi bulunan bu toplantı salonunda şimdi merak hakimdi. Michael, odanın loş ortamına tezat, jaluzinin arasından sızan güneş ışıklarının aydınlattığı deri çantasını açtı, tabletini çıkardı. Yüzünü tanıtarak ekran kilidini açtı, bir kaç tıklama yaparak bir dosya açtı ve bunu da duvardaki projektöre yansıttı.

“Şimdi, ciddileşelim dostlarım. Lütfen beni dinleyin. Bugün, burada bir seçim yapmalıyız. Yarım milyon kişi içerisinden, hem de muhtemelen büyük bir kısmının bırakın uzaya, havacılığa dair en ufak bir bilgisinin olmadığı yüzbinler içerisinden birisini seçeceğiz. Tamam, alt komisyonlar uygunsuz olan başvuları büyük bir titizlik ile eledi. Ama bu iş bildiğiniz gibi hata kabul etmez. İki tane katı yakıt tankına bitişik olarak ses hızında dünyadan ayrılırken hata yapma lüksünüz olamaz. Geçmişte olanları halen unutmuş değiliz, hem de hiç birimiz. Fırlatma sırasında infilak eden mekiği, kaybettiğimiz onca personeli…” Johnathon araya girdi:

“Bak Michael, olanları hiç birimiz unutmuş değiliz. Senden ricam, bunları hatırlatma. Gerçi hatırlatmana da gerek yok. Çünkü her birimiz her sabah bununla uyanıyoruz, her gece de bununla yatağa giriyoruz. Bu tekrar etmesin diye buradayız ya. Bunu tekrar yaşamamak, yaşatmamak adına bu projeyi yürütüyoruz ya. Umalım da proje olumlu sonuçlansın ve bütçe onaylansın, yoksa ödenek yetersizliğinden bırak mekik uçurmayı otomattan kola bile alamazsın!”

“Tamam John, afedersin. Sadede geliyorum. Evet, bu resimde gördüğünüz kişi asistanım Philip. Bu seçim işini onunla biraz düşündük. O da bunun için yapay zeka temelli bir seçim algoritması geliştirebileceğinden bahsetti. Ve başardı da!”

“Bu, bu tam olarak nasıl bir şey?” diye sordu Isabella.

“Hemen oraya geliyorum Isabel. İşte karşınızda Uzay Seçim uygulaması! Tamamen yapay zeka destekli olarak sıfırdan yazıldı ve kodlandı. Klasik seçim programları gibi rastlantıya dayalı bir seçim yapmayacak. Adayların sisteme girilen tüm özelliklerini, geçmişlerini, eğitimlerini vs gibi tüm parametreleri göze alarak bu proje için en uygun adayı belirleyecek!”

“Bu programa ne kadar güvenebiliriz Michael?” dedi Isabella.

“İnsanoğlunun yapacağı seçimlerden çok daha fazla” dedi ve peşine yine o gevrek gülüşünü ekledi Michael.

Boğazını temizlemenin hemen ardından Johnathon söze girdi: “Bak dostum. Hadi tamam dedik diyelim, programı kabul ettik. Bu seçimin şeffaflığına insanları nasıl inandıracağız?”

“Sosyal medya John! Sosyal medya!”

“Anlamadım.”

“Bak biz ne kadar son teknoloji ile içli dışlı olsak da, kabul edelim eski kuşağız. Devir artık sosyal medyanın devri. Evdekileri görmüyor musun John! Herkes, ama hemen herkes 7/24 sosyal medyada. İşte bizler de sosyal medyanın bu gücünden faydalanacağız.”

Sandalyesinden öne doğru atılan Isabella:

“Evet, bu mantıklı olabilir Johnathon. Evde, trafikte hatta markette… Yolda yürüyenler bile… Herkesin gözü telefonlarında. Aya çıkıştaki radyo gibi!”

“Aynen öyle Isabella! Seçim işlemini, ajansın resmi sosyal medya hesaplarından canlı olarak yayınlayacağız. Hem böylece, milyonlarca kişiye başka bir çaba sarfetmeden ulaşmış olacağız. Eminim en popüler şarkıcıdan çok daha fazla izleneceğiz!”

Ellerini kavuşturup ovalamaya başlayan Johnathon ayağa kalktı. Hızlıca bir kaç adım attı, masaya döndü. Projektörün ışığı nedeniyle kıstığı gözleri karanlıkta parlıyordu. Michael’in bu fikri onun da aklına yatmıştı.

“Tamam Mike, oldu bu iş. Derhal işe koyul, yarın bu iş bitsin istiyorum!”

Bölüm 2/ On

Öğle molasında ajansın yemekhanesi her zamanki kalabalığından uzaktı. Philip açık büfeden menüsünü seçmiş yerine oturuyordu ki arkasından gelen sesle irkildi, bu Bay Michael’di.

“Hey evlat, buraya gelsene.”

Philip sesin geldiği yöne döndü. Yemekhanenin biraz karanlıkta kalan sol köşesindeki masada tek başına oturan Bay Michael ona bakıyordu. İki eliyle kavradığı tepsisindekileri dökmemeye çalışarak hızlı adımlarla masaya doğru ilerledi. Masaya ulaştığında Bay Michael eliyle karşısındaki sandalyeyi göstererek “Hadi evlat, otur bakalım. Konuşacaklarımız var,” dedi.
Philip önce tepsisini, ardından kendisini yerleştirdi. Philip, yaklaşık altı aydır Michael Porletti’nin yanında çalışıyordu. Stajyer olarak başladığı kariyerinde kendisini göstermeyi becerebilmiş, hızla kademe yükselerek dördüncü ayın sonunda asistanlığa getirilmişti.

“Buyrun Bay Michael, sizi dinliyorum. Ben sizi halen toplantıda sanıyordum.”

“Erken bitti Philip, ben de bu kadar erken biteceğini sanmıyordum. Ama işte, John’u ikna etmek çok da zor olmadı, en azından beklediğim kadar.”

“Nasıl yani efendim? K-kabul mu ettiler projeyi?”

“Projeyi değil evlat, projeni! Evet kabul edildi. Yalnız derhal gidip hazırlanmalısın. Uygulamayı yarın çalıştıracağız. Hem de canlı yayında, tüm Dünya’nın şahitliğinde!”

“Efendim, yarın biraz erken değil mi? Kodların son testlerini yapmamıştım henüz. Siz, en az bir haftam daha olacağını söylemiştiniz.”

“İşler çok karışık Philip, ve giderek daha çok karışacak. Tabi biz başarılı olamazsak. Bu proje çok mühim evlat, başaramazsak ajans bütçesinde çok büyük kesintiler olacak. Yürütülen pek çok proje rafa kaldırılacak, yenileri hiç başlamayacak, belki de bir çok kişinin işine son verilecek. En önemlisi de, toplumun uzay çalışmaları konusundaki desteğini uzun bir süre için kaybedeceğiz. Bizler geleceğiz Philip. İnsanoğlunun geleceği! Ben bu işe yıllarımı verdim. Bizler olmazsak, bizim çalışmalarımız olmasaydı, bugün etrafında gördüğün bir çok teknolojik aleti ve daha fazlasını hayal bile edemeyecektin! Sen bekarsın evlat. Mutfaktaki teflon tavanı dahi ajansa borçlusun, bunu unutma!”

Philip bir yandan ağzı açık şekilde Bay Porletti’yi dinlerken, bir yandan da önündeki püreyi karıştırıyordu. Bunu farkeden Michael devam etti:

“Bütçe olmazsa hiçbir şey olmaz delikanlı. Yemek olmadan olduğu gibi. Bir yandan yemeğini ye ama bana da cevap ver. Yıllar önce kaybettiğimiz mekiği hatırlıyor musun?”

“Evet Bay Porletti. Ajansa girdiğimden beri hemen hergün işitiyorum. Sonradan kendim de araştırdım. Isı kalkanlarındaki çatlakmış sanırım problem,” dedi Philip ve püresinden bir kaşık aldı.

“Hah, kalkanmış. O sadece bahane evlat, işin görünen kısmı. Asıl problem yine bütçeydi, bütçe! Yönetim bütçede kesintiye gitmeseydi son testler daha bir detaylı yapılabilir ve bu çatlak kalkış öncesinde farkedilebilirdi. Onca canı yitirdik, hah, kalkanmış!”

“Anlıyorum efendim.”

“Anlamak yetmez evlat. O bunak John da patlama sonrasındaki konuşmasında ‘üzüntülerinizi anlıyorum’ demişti! Laf! Kimse yaşamadan anlayamaz. O ekipte yakınları, dostları olanlar… Evlatlarını, eşlerini, babalarını, annelerini kaybedenler… Ya onların hissettikleri? Onları da anlıyor muymuş?”

“Efendim haddimi aşmak istemem ama…”

“Devam et hadi, çekinme.”

“Bay Johnathon’dan mı bahsediyorsunuz? Ben mi yanlış anladım?”

“Doğru işittin evlat. Ta kendisi.”

“O zaman da mı kendisi yönetim kurulu başkanıydı?”

“Evet ya, ne sandın? O hep baştaydı, her zaman öyleydi. Yıllar geçti, ne görevi ne de inatçılığı değişmedi. Hep yeniliklere kapalı oldu. Bilimi bırakıp siyaseti savunur hale geldi. Koltuk sevdalısı pezevenkin teki… Neyse.”

Philip şaşkınlığını gizleyemiyordu. Kaşık elinde öylece kalakalmıştı! Asistanı olduğu adamı daha önce hiç bu kadar sinirli görmemişti. Üstelik, Bay Johnathon hakkında böyle düşündüğünü aklından dahi geçiremezdi. Ama şimdi ise, duyduklarına inanamıyordu.
Asistanının yüzündeki dehşet ifadesini gören Michael söze girdi: “Bak Philip. Sen bana bakma, sesi şaşırttığımın farkındayım. John, yani Johnathon benim eski dostum. Yıllardır tanır, birlikte çalışırım. Ama bazen beni çok sinirlendiriyor, o inatçı bir keçi! Neyse, dedim ya biz eski dostuz. Şimdi boşver sen bunları. Asıl konumuza gelelim. Evlat, burada mısın?”

“E-evet efendim. Sizi dinliyorum.”

“Yarın büyük gün, bizim için çok önemli. Benim çıkmam gerek. Şimdi yemeğini bitir ve evine git. Otur uygulamayı bitir. Yarın sabah dokuzda projeyi bitirmiş olarak odamda ol.”

Bir mesaj sesi ile masadaki iki adam da irkildi. Michael telefonuna baktı ve ardından ekranı asistanına gösterdi.

“Bak işte, tanıtımlar tüm hızı ile devam ediyor. Yarın saat tam onda, tüm Dünya’nın gözü önünde seçimi yapacağız. Canlı yayında!”

Ağzındaki lokmayı uzunca bir süredir çiğniyordu Philip, bir türlü yutamamıştı. Yutamadığı gibi, Bay Michael’e de yanıt verememişti, evet dercesine başını sallayabildi. Beklediği cevabı aldığını düşünen Michael hızla masadan kalkıp yemekhane çıkışına yöneldi. Tam kapıdayken yine hızla dönerek asistanına seslendi:

“Tam onda evlat, tam onda!”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s